| Alevilik ve Cevapsız Sorular |
|
aldede bildirdi: " EDEB başlığı altında bir yazı yazdım. Bu yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra bu yazıma ve buna benzer başka yazılara cevap niteliğinde yazılar okudum. Ancak bu yazılanlardaki tutarsızlık, temel olarak aşağıda sıraladığım konu başlıklarında düştükleri çelişkilerle sabittir.
‐ Aleviliği kendince bambaşka bir yerlere koyma çabalarının boşta kalışı, ‐ sözde marksist ideolojinin bilim yöntemi dialektiği temelinde yaklaşmış oldukları iddiası ve onun sonucu bizi kendilerince metafizik bir yaklaşıma sahip olmakla suçlamaları, bununla birlikte aleviliği de bu çizginin dışında göstermeleri, ‐ farkında olarak yada olmayarak bin yılı geçgin yazılı ve sözlü tarihi bir tarafa bırakıp onların aksine bir istikamette giderken, aradan cımbızla seçtikleri ve aslında yanlış anladıkları bazı alevi ozanlarının (ki hepsine niyazım sonsuzdur ben onlara Hak Ozanları diyorum) sözlerini kendilerine referans göstermeleri ve daha buna benzer bin türlü yanlışlığı içeren ve bu yanlışlığın kokusunun daha metrelerce öteden geldiği onca lakırdı, ‐ aleviliğin islamın özü olduğunu savunan ben ve benim gibi düşünenleri, açık yada kapalı bir biçimde gerici ilan etmeleri, vs. vs. İyi bir alevi her zaman bilimin dostudur. Çünkü bu Hz. Ali’nin de şiarıdır ve “İlim Çin’de de olsa gidin, alın!” diyor. Ancak bilim dediğimiz sıra neyi anlamamız gerekiyor bu da ayrı konu! Çünkü bunun arkasına saklanıp, bilimi kötüye kullanan düzenin efendilerini (egemen güçleri) bize savunanlar da olmuştur farkında olarak yada olmayarak. Kimisi kendisine “ben marksistim” dedi, ancak beş dakika sonra ben onu marksist felsefenin söyledikleriyle çürüttüğümde, sanki bunu yapan kendisi değil de benmişim gibi, tutup Marx yada Engels’in söylediklerinin gökten inen ayet olmadıklarını ve onların da yanılmış olabileceklerini savunarak kendini kurtarma çabasına girdi. Kimisi düzen aleviciliğini savundu, özünü dara çekme noktasında gerisin geri kaçıp gitti. Kimisi aleviliği ilkel sosyalizm ilan etti, oysa ben ona “alevilik ucsuz bucaksız bir deryadır, yaşamın her yönüne dair, olsa olsa senin sosyalizm dediğin şey alevilikteki sosyal bakış açısının ilkel bir şekli olabilir” dediğimde bana “sen birşey bilmiyormuşsun” deyip kestirip attı ve beni bir daha dinleme nezaketinde bile bulunmadı. Kimisi de sırf kendini göstermek için ya alevi göründü reklamını yapmaya çalıştı, yada sosyalist göründü reklamını yapmaya çalıştı. Bu son gruptan olanlar tartışırken konuşurken ikide bir karşı tarafın sözünü bölüp, karşı tarafın anlattıklarını dinlemediklerini belli edip, amacın dışında sırf benliklerini tatmin etmek için; dikkat edin birşeyler öğretip, birşeyler öğrenmek için değil sadece benliklerini tatmin etmek için konuşurlar ve kendi konuştukları ve ateşli savundukları düşünceleri onların yaşamında görmek mümkün olmaz. Mesela kadının toplum içindeki yerine dair bir konuşmaya başladıkları sıra, tarihsel kavramları da ele alarak öyle bir konuşurlar ki, bilmeyen sanır ki, kadının kurtuluşunun ilk adresi bu zattır. Oysa evde eşini ezen, döven hatta türlü türlü aşağılamalarda bulunan da bu, nefsin kör ettiği zatın kendisidir. Sen gerçekten marksist olabilirsin. Buna kimse birşey diyemez. Bunu her zaman söylüyorum. Gerçek (dürüst ve EDEBli) bir marksistle sohbet etmek bana zevk bile verir. Çünkü benim onunla paylaşamayacağım fazla bir şey yoktur. Hatta aksine, bu dünyada en iyi sohbet edebileceğim, tartışabileceğim gruptan biridir. Ancak dürüstlerin sayısı her zaman az olmuştur. Kürtlerin özgürlük mücadelesini her zaman haklı bulmuşumdur. Çünkü onların (ki ben de bir kürdüm) başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Bunu dünya alem artık biliyor. Ve inkar edilemeyecek şeylerden biri de “eğer PKK ve Apo olmasaydı, bugün ne kürdün böyle bir mücadele geçmişi olurdu, ne de dünyanın kürtten bu denli haberi olurdu” noktasıdır. Bununla birlikte alevi kökenli bir kişinin PKK’yi desteklemesi, yada PKK’yle organik bir bağı olması noktasında bir rahatsızlığmın olmadığını belirtmekle birlikte, genelde türk solunun yaptığı gibi, PKK’nin de alevileri kendi saflarına çekmek adına, aleviliği bir çeşit sosyal adalet ve ezilmişlik dar çemberine sıkıştırıp öyle gösterme çabasını doğru bulmuyor, bunun aleviliğe zarar verdiğini de düşünüyorum. Bu onların, öbür grupların da yaptığı türden bir hatasıdır, yanlışıdır. Aslında bu her kesimin aleviliği sahipsiz bilmesinden ötürü acımadan tüketmesidir. Ben bir alevi dedesinin oğluyum. Sultansinemilli’nin torunuyum. Bu bana ne bir yerden bir imtiyaz getirmiş, ne de ben bunu kullanıp, mezar taşıyla övünenlerden olmuşumdur. Kaldi ki bu konularda en çok yazan ve bir dedenin çocuğunun, ancak onu hakettiği zaman dedelik yapması gerektiğini savunan, bunları gerek oturduğu yerde sözlü, gerekse kaleme döktüğü yerde yazılı dile getiren bir insanım. Ancak bununla birlikte ocakların bir kutsallığına da inanıyor, özü ve soyu Muhammed Mustafa’ya, Aliyel Murtaza’ya dayanan ve onbeş asrı geçmiş olmasına rağmen, o temiz insanların soyunun sürdüğünü gösteren, hele hele asıl babası Hind’in oğlunun babası olan, ama anası öyle seçti diye kendisine “Amr bin As” denilen Şeytanı Lainlerin, oğlu yok diye Hz. Peygamber’e “ebter” demelerinin tokatı, onun soyunun hala şükürler olsun ki yaşadığının göstergesidir de aynı zamanda. Ben insanı kamil olma açısından, en seçilmişlerin o soydan geleceğine inanıyorum. Ama bu, o soydan gelen herkesin öyle olacağı anlamına gelmiyor. Bununla birlikte kendisi o soyun en temiz yüzlerinden biri olan Hünkar Hacı Bektaşı Veli’nin “belimden gelen değil, yolumu süren evladımdır” demesi, yolunu sürenin dede olacağı anlamına gelmez ve bu söz lütfen çarpıtılmasın! Kaldı ki, Bektaşilikteki babagan kolu, Hünkar’ın Hakka yürümesinden yaklaşık iki yüz yıl sonra bektaşiliğe katılmış, bir Osmanlı oyununun sonucudur. Burda şunu da kesinlikle belirtmek gerekir: Babagan kolunun bektaşiliğe eklenmesi her ne kadar da Osmanlı menşeli ise de, o koldan gelipte yola hizmet eden nice değerli insanlar da olmuştur. Ancak bu, kimseye “Ocakları afaroz edelim!” deme hakkını vermez. O bir imtiyaz değil, inancın getirdiği, Serçeşme’ye özüyle sözüyle bağlı olmanın, EDEBin ve itikatın merkezinin garantisidir. Yukarıda da belirttiğim gibi, bir Ocakzade olmak, senin temiz olduğunun garantisi değildir, ancak ocakzadeysen ve temiz değilsen, bu sana herkesden daha büyük bir ayıptır. Kaldı ki dedelik “hoşsohbet olan toprak insanı” kavramına sıkıştırılıp bırakılacak basit birşey değildir. Bugün alevilik adına okuduklarımızın ancak ve ancak binde biri doğrudur, gerisi işkembeye hizmetten ibarettir. Herkes birşeyler yazıyor, ben de yazıyorum, sen de yazıyorsun, o da yazıyor, fakat okuduğunu doğru değerlendirebilmek, okumaktan daha da önemlidir. Bu alt‐üst oluşta köy‐kent ilişkisinden ziyade, etkili olan insanların gerçek yüzlerini göstermesinin olanağının ortaya çıkmasıdır. Bununla birlikte daha önceki bir yazımda anlattığım, dedelerin dedeliği bir gelir kapısı görüp, haketmeyenin de dedelik yapmasının payı daha da büyüktür. Seksenlerde, hatta yetmişlerde dedelere yapılanlarda, kimi yerde dede çocuklarının kendileri de yer aldılar, onlar da bu gaflete düştüler. Bunları yeri geldiğinde söyledik. Ancak günümüz gençliğinin dedelerin ardıllarına bakış açılarına dair bir fikir yürütmek bence doğru değildir. Çünkü genel hatlarıyla bakıldığında böyle bir bakış açısından bahsetmek söz konusu olamaz, çünkü ortada olmayan şeyin bakış açısı da olamaz. Kaldı ki, günümüz gençliği, büyük çoğunlukla çürümüş, yozlaşmış ilişkiler yaşayan, dışı cilalı, içi küflü bir gençliktir. Bu genel bir görüntüdür, ancak her zaman olduğu gibi istisnalar kaideyi bozmaz! Bir çok insan, alevilerin ulu ozanı Yemini’nin “Hz. Ali’nin Faziletnamesi”ni okumuştur. Orda devlerden, kaf dağından, daha nice nice olağan dışı şeylerden bahsedilir. Cimcime’ler Gerger’ler vardır. Hz. Ali’nin aynı anda iki yerde olması vardır. Bunlardan birinde Hz. Ali Fazlı için kendini köle olarak sattırır pazarda. Şimdi biri çıkar der ki, “Yahu bunların hepsi hurafe. Yermibirinci asırda bunlara mı inanacağız!” İşte aramızdaki fark o! Ben inanıyorum ve bilimsel bakıştan da uzak değilim! Ama sen dogmalarla yaşıyor ve bunlara inandığım için aslında bana hakaret ediyorsun. Çünkü, bakarsan tarihe (gerçekten bilimsel bir gözle), o zaman görürsün ki, gerçeğin en gerçeğini günümüze taşıyan efsaneler, masallar olmuştur. Çünkü sen, uğrunda savaştığını söylediğin yola köle olmazsan, sana, Hz. Ali’nin kendini köle olarak satması gerçek dışı gelir. Çünkü sen davan için binbir beladan geçipte, önünde duran yıkılması imkansız gibi görünen duvarlara, zulümlere ve devasa güçlere karşı savaşmayı göze alamazsan, Hz. Ali’nin yedi başlı devi vurup öldürmesi, sana yalanın en büyüğü gibi görünür. Yada vicdanın seni, yaptığın bir kötülükten dolayı hiç mi hiç rahatsız etmiyorsa, Hz. Musa’nın bir adamı öldürdükten sonra asasının yılan olması da sana yalan gelir. Hz. Ali’nin Faziletname’sinde biri Peygamber’e “Peki kaf dağı neresidir?” diye soruyor. “O bir semboldür” diyor Peygamber. Ve ben bu paragrafın başından beri anlattıklarıma rağmen, ne aleviliği teslim almaya çalışan bir diyanet yada onun yan kurumuyla ortak bir alana girmiş oldum, ne de bu aleviliği onların teslim alma çabalarına yardım eder; aksine onlara, bunu yapabilmeyi daha da zorlaştırır. Ancak sizin yaptığınız, her ne kadar da zıt görünse, aleviliği onların kucağına itmektedir. Dernek ve federasyonların içerisinde, yönetiminde bulunan geçmişte bazı devrimci hareketlere katılmış, ancak bugün orda gerçektende hizmet verenler de var, onları tenzih ederek, beirtmeliyim ki, bunu bir önceki yazımda belirtiğim gibi, sivri, patavatsız ve nezaketsiz çıkışlarıyla her zaman işi kendine yontmaya çalıştıkları yönde aktiv olanlara diyorum ki “lütfen alevileri rahat bırakınız.” Rıza Yürükoğlu’nun “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır” isimli kitabını okuduğumda, (ki bu yüce söz Hünkar Hacı Bektaşı Veli’ye aittir) ilk defa gördüm ki, bir komünist düşünceli insan aleviliği kendi ideolojisine çekme çabasına girmeden, kendi bakış açısıyla ve doğrularıyla anlatmaya ve sorunlarına çözümler sunmaya çalışıyor. Doğrusuyla yanlışıyla yaptığı buydu! Ama bunu yapan kaç kişi sayabilirsiniz? Alevinin demokrasi mücadelesinde işçisiyle, memuruyla solcusuyla örgütlü hareket edebilmesi ayrı, alevi inancı ayrı, ancak birinin gelip aleviliği baltalaması ise apayrı konular! Kaldı ki alevilerin muharrem orucunda gözyaşı dökmeleri bir mutsuzluğun değil, bir ikrarın eseridir. Şah Hatayi diyor ki: Şah Hatayim Şah aşkına Sen yardım eyle düşküne Düşersen Hüseyin aşkına Ağladıkça lezzet verir Biz buna ömür tüketmek demiyoruz. Biz buna AŞK diyoruz AŞK!!! Bu aşka düşenler pula değil kula değer verir. Eline Diline Beline Sahib ol! (sırası aynen böyledir) bunların basit açıklamaları olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Zaten bunun basit karşılıkları olduğunu söyleyip, birde arkasından bunun derin manası olduğunu, yaşam ilkesi olarak alanların yanlış yapmayacaklarını söyleyenlere, edebsizlik yaptıklarını söylemek sanırım herşeyi aşikar hale getiriyor. Çünkü diline sahib olmak ilkesine uyulmadığının açık göstergesidir. Ama benim burda bir sorum var! Bu söz herkesin kendisine uygulayabileceği, insanı her yönden temiz olmaya ve haksızlık yapmamaya çağıran bir öneridir, öğüttür. Peki bunu savunmanın metafizik düşünceyle, bilimden uzak olmakla, hurfecilikle ne ilgisi var? Bunu açıklayabilecek misiniz? Hayır! Açıklayamazsınız, çünkü bu zaten mümkün değil. Kaldı ki kendi adıma, yazdıklarımda mümkün olduğunca herkesin anladığı, duru bir dil kullanmaya çalışıyorum ki, bunun tersine benim gördüğüm sizlerin dili iyi kullanamadığınız, bir cümleyle başlayıp, kırık dökük bir dille, bambaşka bir yerlerden, ilgisiz terimlerle (sanırım süsleme çabasıyla), bambaşka anlam(sızlık)larla çıktığınızdır. Bir taraftan bilimden dem vururken, diğer taraftan dilin de bir bilim dalı olduğunu umursamayışınız, ona da ne kadar saygılı olduğunuzu ispatlamış oluyor. Kaldı ki, eğer burda yazdıklarımızı, ağdalı ve içinde farsça arapça kelimelerle dolu bir dille yazsak, eminim ki, yine de özü çürük olmayanlar, bizim ne bir çıkar ne bir başka menfaatle ilgimiz olmadığını, bunları yazarken ki tek amacımızın bildiğimiz doğruları, inandiğimiz yolu paylaşmak olduğunu anlayacaklardır. Bunların sayısı az mı olur? Hiç sorun değil! Az olsun öz olsun! Kuru kalablıklara, bedeni genç de olsa, özü kirli, beyni yaşlanmış olanlara ihtiyacımız yok! Bizim Allah’a inanmamız bilimle ters düşen bir durum değildir. Ancak birilerinin çıkıp Allah’a inanmamızın bilimle ters düşdüğünü savunması, onun bilime bakış açısının doğru olmadığını, bilimsel bakmadığını ispatlar. Alevilik gerçekten de kendi başına bir inançtır. Çünkü o özdür. O, güzel olan her kaynaktan beslenmesini bilmiştir. Onun bir benzeri yoktur. Çünkü o özünü “Güruhu Naci”ye katanların yoludur. O, mümin olmanın en güzel yoludur. O, alemler daha oluşmadan, “Levhi Mahfuz”da olan bilginin takipçisi, orda isimleri geçen “Ehli Beyt”in bendesi olmanın, bu tertemiz yolun günümüzdeki adıdır. O Nesimi’nin derisi yüzülürken, Halacı Mansur’un dara çekilirken “Enel Hak!” diyerek, özetlediği, ancak bugün “bilimsel yaklaşıyorum” diyerek, birilerinin farkında olarak yada olmadan tersyüz etmeye çalıştıkları, günümüzde adı islam olmakla beraber, islamla alakası olmayan mezheplere bakarak, islam olmadığını iddia ettiğiniz, islamın özüdür. Bu yola burda yazdıklarımla aynı eksende bakmış olanlar tarafından onca yüz yıllardır tek leke gelmemişken, bugün bize değil, o saydığım ulu insanlara ait olan bu düşünceleri savunuyoruz diye aleviliğe çamur taşıdığımızı söyleyenlerin, aleviliğe ne kadar çirkef bulaştırdıklarından haberleri olmasa gerek. Kimi yerlerde alevi ulu ozanlarının deyişlerinden referanslar alarak sözde islamla ilgimiz olmadığını ispatlamaya çalışıyorlar (ki ben bunu yaptıklarını bir önceki yazım EDEB’de belirtmiştim. Mesela buna en iyi örnek, balıklama dalış yaparak Edip Harabi’nin Vahdetnamesi’ni göstermeleridir: Daha Allah ile cihan yok iken Biz onu var edip ilan eyledik Hakk'a layık hiçbir mekan yok iken Hanemize aldik mihman eyledik ... Bu ve benzeri dörtlüklere bakarak, ordaki derinliği anlama gereği bile duymadan, “Bak! İşte Edip Harabi söylemiş! Allah yok! Onu insanlar yaratmış!” Alın size bilimsel bakış! İçkiyi içmesi aslında haram olması icabeden bir kesim de mesela yine Edip Harabi’ye ait olan şu mısraları kendine kalkan yapar: Ey sofu cemalı Haliki Mutlak Bize bu şarabı inam eylemiş Onu çok methetmiş Kuran’ı aç bak Mümin olanlara ikram eylemiş ... Ama öbür taraftan da yine Edip Harabi’nin kendini İmam Cafer’in bendesi ilan eden bir nefesi var (Ebu Hanife’nin imamlığının batıl olduğunu anlatan bir nefesi), onu da görmezden gelirler: ... Hazreti cenabı nebii ihsan Evladına oldu bu herif düşman Harabi sen İmam Cafer’e bağlan Başka mezhepleri etme vazife Bu ve buna benzer bakış açısı sonucu, mesela yine Pir Sultan’a ait olan, Pir Sultanım bu dünyaya Dolu geldim dolu benim Bilmeyenler bilsin beni Ben Ali’yim Ali benim Dörtlüğünü referans gösterip, burdan yola çıkarak, Pir’in herşeyi insanda gördüğünü ve böyle olduğu halde neden hala alevilerin Muhammed’i miraca çıkartıp Allah’la buluşturduklarından dem vuruyorlar. Oysa Pir Sultan’ın “Ben Ali’yim Ali benim” demesi, bununla çelişkili olmadığı gibi, tersine Pir Sultan’ın Hz. Muhammed’in miraca çıkışını içeren deyişleri de var. Kaldi ki Pir Sultan olan insanların dileği zaten miraca ulaşabilmektir. Bu kadar da gafil olmamak gerekiyor. Pir Sultan’ın Muhammed Ali bendesi olmakla övündüğü nice nefesleri var. Bunları yok mu sayacaksınız? Biz Muhammet Ali kullarındanız Nesli Ali Aba soylarındanız İmamı Cafer'in mezhebindeniz Server Muhammed'e peymana geldim Benim için Hünkar Hacı Bektaşı Veli ne ise, kardeşi Menteş de odur. Benim için Balım Sultan ne ise, Kalender Çelebi de odur. Baba İshak ve Baba İlyas’ın önayak oldukları ayaklanmaların temelinde yatan sebeplerden biri de o dönemin zalim Selçuklu Devleti’nin, o insanların alevi kimliklerinden dolayı başvurduğu soygun ve baskıdan oluşan zulüm mekanizmasızdı. Ve işin acı tarafı bugün bu ayaklanmaları aleviliğin islamla ilgisi yok diye referans gösteren sizler, bu düşüncelerinizle o gün yaşasaydınız o pirler tarafından “düşkün” ilan edilirdiniz. Kaldı ki tarihin hiçbir döneminde, buna Hz. Muhammed’in bizzat yaşadığı dönem de dahil, bugün o çok bilindik mezheplerin islamıyla hiçbir ortak tarafımız olmamıştır. Ve bunu bizzat bilen Muhammed Mustafa ümmetinin yetmişiki güruha bölüneceğini, ancak bunlardan sadece bir tanesinin kurtuluşa erişeceğini söylemiştir. Bunları uzun uzun yazmakta mümkün. Fakat her ne kadar yazsak da, her ne kadar sizler bunları bilseniz de, vaz geçmeyeceksiniz, bu da belli. Onun için ben özellikle aleviliği başlı başına başka bir din olarak görenlere ve onu islamın dışında başka bir inancın devamı gibi sunanlara, daha doğrusu “alevilik güzeldir, fakat islamla ilgisi yoktur” diyen herkese aşağıdaki soruları soruyorum, ancak eğer cevap verecekseniz, lütfen dürüstçe cevap verin. Kaldı ki bu soruların cevabı verilmeden, alevilik hakkında ahkam kesmek, tertemiz bir su kaynağını bulandırmaktan başka hiçbir işe yaramaz ‐ Sizin kafanızda kurduğunuz alevilik bir din midir? ‐ Bir din ise ibadeti nasıl olmalıdır? ‐ Belli ki, Ehli Beyt ve Muhammed Mustafa’dan rahtsızsınız, o zaman cem bağlayacak mısınız? ‐ Eğer cem bağlayacaksanız, neye ve kime ikrar vereceksiniz? ‐ Bizim bildiğimiz bugüne kadar varolagelmiş Hak Ozanlarında hep Muhammed Mustafa ve Aliyel Murtaza olduğuna göre, sizler kimlerden deyişler okuyacaksınız? ‐ Alevilerde varolanların dışında böyle nefesler bir yerde olmadığına göre, (bunu yazmak zorunda kaldığıma inanamıyorum ama) günümüzün hangi popüler sanatçısının besteleriyle ibadet edeceksiniz (bu nasıl bir ibadetse?)? ‐ Bir dedeye ikrar verecek misiniz? ‐ Yaptığınız her işte bir rıza kapısı olacak mı? ‐ Şehirleşmeyi suçluyorsunuz da, daha düne kadar şehirlerdeki alevi bektaşi dergahları, ikrar vermiş taliblerle doluydu, bunun suçunu şehirleşmekte aramak sizce ne kadar doğru? ‐ Şu anda siz şehirde yaşıyorsunuz da, ben bir köyde mi yaşıyorum ki, bunları savunuyorum? ‐ Metafizik düşüncenin dogma olduğunu söylüyorsunuz (bu saçma bir savdır). Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin baskılarının etkili olmadığı islam alanlarında gerek matematikte, gerek fizikte gerek astronomide ve gerekse diğer bilim dallarında kendi dönemlerinin en önemli, en büyük gelişmelerinin yapıldığını, bugün Avrupa’daki ve Amerika’daki gelişmelerin o dönemin temellerine oturtulduğunu bilmiyor musunuz? ‐ Velhasıl sözün kısası neden eğri oturup doğru konuşmuyorsunuz? 24.12.2009 Bülent Aldede"
|
|
|
Tarih: 24.01.2010 Saat: 09:49 Gönderen: ALBATROS Not :Yorumları sadece
üyeler yazabilir ve okuyabilirler...
|
|
|